Lugos Muharebesi
İçindekiler3
Lugos Muharebesi, Lugos kenti yakınlarında 22 Eylül 1695 Perşembe tarihinde Osmanlılar ve Habsburg Hanedanı arasında geçen savaştır. II. Mustafa'nın kendi saltanatından önce kaybedilen Macaristan topraklarını geri almak için yaptığı seferlerin ilkidir.
Arkaplan
II. Mustafa'nın savaşa karar vermesi
II. Mustafa, önceki zamanlarda alınan yenilgilerden dolayı üzülmüş ve aynı zamanda en kısa sürede sultan olmak için hırslanmış, devlet idaresini ele alarak bizzat çalışmak istiyordu. II. Ahmed'in ölümünü duyar duymaz hiç bir davete ve merasime katılmadan tahta oturmuştu. Hükümdarlığının üçüncü günü vezir-i âzama gönderdiği hatt-ı hümâyûnda pâdişahların herhangisi zevk-u safa ve rahata düşmüşse tebaasının rahat yüzü görmediğini ve babası zamanından kendi hükümdarlığına kadar gelen pâdişahların zevk ve safa ile işteki ihmalleri sebebiyle düşmanların dört taraftan hücuma geçtiklerini ve bundan dolayı zevk ve safa ve rahatı kendisine haram edip büyük ceddi Kanûnî Sultan Süleyman gibi bizzat ordusunun başında sefere gitmeğe azmettiğini, fakat bizzat sefere gitmesi mi, yoksa Edirne'de kalması mı daha iyi olacağının iyice görüşülerek Allah rızası için doğrusunun bildirilmesini yazmıştı.
Bu hatt-ı hümâyûn vezir, kazaskerler ve devlet erkânı huzurunda okunarak üç gün aralıksız görüşüldükten sonra padişahın bizzat sefere gitmesi büyük masraf oluşturacağından kendisinin bu sene Edirne'de oturup vezir-i âzamın serdar-ı ekrem tayini hususuna karar verilip arzedildi ise de II. Mustafa:
“Bana ağırlık ve hazine lâzım değil, mahallinde kuru ekmek yerim, vücûdumu din uğruna bezl ederim; her ne denlü meşak arzolunuraa sabr-ü tahammül ederim; hizmet-i ibadullah tamama ermeyince seferden dönmem; elbette kendim giderim.”
Sultanın bu şekilde kat'î cevap vermesi üzerine sefer hazırlığına başlandı. Bu sıralarda Vezîr-i âzam Ali Paşa, sefere hareketten önce bazı karşıtlarının ve bu arada pâdişahın hocası olup Erzurum'a sürgün ettiği ve Erzurum'dan yeni gelen Seyyid Feyzullah Efendi'nin etkisiyle 2 Mayıs 1695 Pazartesi günü azlolunarak yerine sadaret kaymakamı Elmas Mehmed Paşa getirildi.
Sefer
Lipve Kalesi'nin fethi
II. Mustafa tahta cülûsundan yaklaşık beş ay sonra sırtında zırh, başında üzeri yeşil şal sarılı tolga ve sorguç, kaplan postu sarılı atıyla 30 Haziran 1695 Perşembe günü Edirne'den Belgrad'a 135.000 kişilik orduyla yola çıktı ve kırk günde Belgrad'a vardı; Belgrad'da 400 pâre top atışı yapıldı. Belgrad'a geldiğinde Kurs (Orta Macar) Kralı İmre Tökeli'yi, burada oturmasını sakıncalı bularak 20 kadar yakını ile bir Tuna şaykasına bindirip İstanbul'a gönderdi. Harp dîvânı kurularak hangi tarafa gidilmesi gerektiği görüşüldü; uzun tekliflerden önerilerden sonra Temeşvar kalesinin tamiri ile uzun zamandan beri düşmanın tahkim ettiği Temeşvar'ın kuzeydoğusunda ve Maroş nehri üzerinde bulunan Lipve (Lippa) kalesi üzerine gidilmesine 3 Ağustos 1695 Çarşamba günü karar verildi.
Tuna kıyısındaki ve Macaristan topraklarında bulunan Pançova tarafına Tuna nehri üzerine köprü kurularak geçildi. Ordu Temeşvar civarında bulunduğu sırada düşmanın gelip Belgrad'ı kuşatma ihtimali göz önünde bulundurularak, şehrin savunmasının güçlendirilmesi Belgrad muhafızı Büyük (Koca) Cafer Paşa'ya bırakıldı ve kaledeki mevcut kuvvetlere ek olarak Belgrad'a bir miktar daha asker yerleştirildi.
29 Ağustos 1695 Pazartesi günü, Temeşvar ovasından Lipve Kalesi üzerine bir miktar kuvvet gönderilerek Tisa Nehri üzerindeki Ohca palankası ele geçirildi. Ardından ordu Temeşvar önüne geldi; buranın muhafızı Topal Hüseyin Paşa, tecrübesi nedeniyle orduya katıldı ve daha sonra ordu Lipve üzerine yürüdü.
Saksonya prensi tarafından elli ila altmış bin kişilik bir kuvvetle yardım edileceği bildirilen Lipve kumandanı, bu yardımın geleceğine güvenerek teslim teklifini reddetti. Bunun üzerine büyük heyecan içinde bulunan Osmanlı askeri, siper kazmaya gerek görmeden kaleye saldırıya geçti; önce kale dışındaki yerleşimi, ardından da kaleyi 9 Eylül 1695 Cuma günü ele geçirdi. Lipve'de çok miktarda ganimet ve esir ele geçirildi; kale kumandanı da esirler arasında bulunuyordu.
Temeşvar Kalesi'ni ele geçirmek isteyen Avusturyalılar, bu amaçla Lipve'de çok sayıda savaş malzemesi biriktirmişti. Ele geçirilen malzemeler arasında otuz dokuz balyemez ve kolonborne, beş havan topu ile büyük miktarda barut ve cephane bulunuyordu. Ancak Lipve Kalesi'nin savunulmasının zor olduğu düşünüldüğünden tamamen yıktırıldı.
Bu sırada Kırım Hanı Hacı Selim Giray orduya katıldı ve Belgrad muhafazasına bırakılan Câfer Paşa'nın Tita (Titel) Kalesi'ni aldığı haberi geldi. Lugoş'un alınmasına gönderilmiş olan Rumeli beylerbeyi Mahmud Paşa, İmparator tarafından Erdel'e umumî vali tayin edilmiş olan Generali Veterani'nin Mureş nehrini geçtiğini, 15 bin piyade ve 3 bin süvarilik kuvvetiyle kendi üzerine geldiğini, süvari kuvvetlerine ihtiyacını bildirmişti. Bunun üzerine önce Veterani'ye karşı gidilip daha sonra Lipve'yi kurtarmak üzere gelen Çanad mevkiine gelen Avusturya kuvvetleri üzerine yürünmesine 22 Eylül 1695 Perşembe günü karar verildi.
Lugoş Muharebesi

Veterani, Tamiş Nehri kenarında etrafı bataklık ve arkası ormanlık olan bir bölgede ordugâh kurmuş, zahire ve ağır arabalarıyla çevresini de koruma altına almıştı. Osmanlı ordusu hızlı bir harekâtla düşman birliklerini çember içine aldı. Padişah taarruz emrini verince Kırım Hanı Tamiş Nehri'nin karşı tarafına geçerek dağ arkasından dolaşıp düşmana saldırıya geçti. Aynı anda Osmanlı yaya ve atlı kuvvetleri de karşı taraftan top ve tüfek ateşine aldırmadan cepheden hücuma geçti.
Taarruz sırasında düşman kuvvetleri bozulup dağıldı. Başından kılıç darbesiyle yaralanan Veterani kaçmış, Şebeş generali Antoni de ölmüştü. Silahdâr Fındıklılı Mehmed Ağa, Nusretnâme adlı eserinde Şebeş generali Antoni'den bahsederken
“... beş bin kadar askerleri kılıçtan geçirildi; Şebeş Generali dedikleri 'Anton' (General Antonio) ve binbaşıları öldürülerek kanları nehre karıştı. Kaçmaya çalışanlar nehrin karşı kıyısında pusu kuran Tatar askerlerinin eline düştü...”
diye yazmıştır. Savaş sonunda düşmandan çok miktarda ganimet ve savaş malzemesi ele geçirildi. Yaralı olarak kaçan Veterani ise aldığı yaranın etkisiyle kısa süre sonra hayatını kaybetti. Üç saatlik çarpışmadan sonra zafer kazanılmıştı. Muharebede Osmanlı mehterânının çaldığı coşturucu savaş havalarının, düşman ordusu kumandanları üzerinde derin bir korku yarattığı nakledilmekte; General Veterani’nin, “Ömrümde böyle dehşet verici bir ezgi duymadım” dediği rivayet edilmektedir.
Bu zaferin ardından hemen Lugoş Kalesi üzerine yürünerek kale hücumla ele geçirildi. Bu savaşta Rumeli Beylerbeyi Arnavut Mahmud Paşa sağ böğründen, Diyarbakır Beylerbeyi Şâhin Mehmed Paşa sol kaşı üzerinden vurularak şehit düştü.efn|Uzunçarşılı, Nusretnâmeden edindiği bilgiye göre zaferden sonra Sultan II. Mustafa, şehid Mahmud ve Şahin Mehmed Paşa'nın cesetlerini otağı içine getirterek yüzlerini açtırıp ruhlarını sevgiyle andıktan sonra "Tabur fethine muvaffak oldum, lâkin Şahinimle Mahmudumdan ayrıldım" diyerek üzüntüsünü belirtmiş ve her ikisini yan yana defnetmiştir.kdn|Özcan|2020|s=277kdn|Uzunçarşılı|1954|s=560kdn|Uzunçarşılı|1954|s=559 Ayrıca Üsküp Beyi Siroto Hüseyin Bey de sol yanağından vurularak şehîd olmuştur.kdn|Silahdâr|2018|s=172 Sol kol kumandanı olan Mahmud Paşa'nın şehîd düşmesi üzerine o tarafta bozgunluk başlamışsa da pâdişahın savaşı bizzat idaresi ve verdiği şiddetli emir üzerine Yeniçeri ağası yetişti ve askeri toparlayıp Sultan'dan yardım istedi. Mahmud Paşa'nın şehâdeti henüz tam olarak duyulmamıştı. Bu haber üzerine Sadrazam ve Padişah, yanlarındaki muhafız birliğiyle derhal yardıma koştu. Silahdâr Fındıklılı Mehmed Ağa, bu kargaşayı ve çözümünü şöyle anlatıyor: Blockquote|Tam düşman taburunun ortasına varılmışken, Arnavut Mahmud Paşa sağ böğründen kurşunla vurulup şehit oldu. Bunun üzerine Arnavut askerinin bir kısmı ve kale muhafızları (dizdar) dışındakiler yüz çevirip çekilmeye başladı. Yarlı Suyu'nu geçmenin zor olduğunu gören din düşmanı; yaya ve atlı binlerce kötü talihli kafir ile birden top ve tüfek atarak, domuz sürüsü gibi hücum etti. Yeniçeri Ağası, namus ve din gayreti sahibi olan az sayıdaki nefer dışındaki diğer İslam askerini taburun dışına çıkardığını gizlice Padişah’a bildirdi; imdat ve yardım talep etti. O an Sadrazam, bütün kapıkulu ve sipahilerden 500 adam ile hızla yardıma koştu.kdn|Silahdâr|2018|s=170-172
Haşmetli Padişahımız hazretleri; gedikli müteferrika, çavuş, sipah ve silahşor grubuyla düşman taburuna bir çeyrek mesafede durup, sağlam bir bina gibi yerleşti. Sancaklar önünde bütün içoğlanı kullarına 'Feth-i Şerif' okutmaya başladı. Hırka-i Mübarek arabasının yanında Şeyhülislam, Nakibüleşraf ve Kazasker efendiler toplanıp dua ettiler.kdn|Silahdâr|2018|s=170-172
Artçı kuvvet (dümdar) komutanı Vezir Arnavut Süleyman Paşa, gönlünde cevher olan binlerce İslam gazisiyle görevlendirildikten sonra bütün paşalara: 'Hemen yürüyüp düşmanı aradan kaldırın! Görün bakın, yoksa şiddetle cezalandırılırsınız (siyaset olunursunuz)!' azarıyla Padişah’ın peş peşe emirleri (hatt-ı hümayun) bostancılar ve divan çavuşları ile gönderildi. Arnavut Mahmud Paşa’nın şehadeti henüz tam duyulmamıştı (meşkuk idi). Ona gönderilen padişah emrini Kapıcılar Kethüdası Eyüplü Hasan Ağa getirip durumu anlayınca: 'Mahmud Paşa düştü ise Rumeli eyaletini Padişah bana ihsan etti, işte emri!' diyerek güzel bir hile ile ormana dağılmış binlerce Arnavut askerini, görevli divan çavuşları ve birkaç bayraktar neferiyle toplayıp yürüttü. Sağ taraftan Sadrazam hazretleri Yeniçeri Ocağı'na ve paşalara tam bir gayretle destek verirken; Padişah tarafından İç Hazinedar Nezir Ağa, Musahib ağalar, Çavuşbaşı Ahmed Ağa, Ali Ağa ve Büyük Mirahur Ahmed Ağa gelip bütün paşalara ve ocak ağalarına: 'Koynumuzda hepiniz hakkında şevketli Padişah’ın kesin emri vardır, ya yürürsünüz ya da gereği yapılır!' diyerek herkesi uyardılar. Askerler yalın kılıçla iki defa daha tabura yürüdüler. O aşağılık ve hilekar düşmanlar saldırıya dayanamayıp geri çekildiklerinde, kerametli Padişahımız İslam gazilerine kalp kuvveti vermek için bizzat bir kurşun menzili kadar daha ileri atıldı.kdn|Silahdâr|2018|s=170-172
Padişah'ın bu kadar ileri atıldığını gören askere korku düştü: 'Ne duruyorsunuz? Padişah hazretleri ensemizden bizi kırmaya (cezalandırmaya) geliyor! Artık kurtuluş yok, eli bağlı ve mundar ölmektense şehit olalım!' diyerek birbirlerini gayret ve savaşa teşvik ettiler. Sadrazam, paşalar ve askerlerin reisleri; yüz çeviren nice kötü talihliyi ve bayraktarı öldürerek, büyük zorluklarla askeri geri döndürüp dördüncü defa gönül birliği ile her taraftan yürüyüp düşmana karıştılar. Sağ taraftan Diyarbakır Beylerbeyi Vezir Şahin Mehmed Paşa sol kaşı üstünden; Arnavut kolundan ise Üsküp Beyi Siroto Hüseyin Bey sol avurdundan (yanağından) kurşunla vurulup şehit oldular. Savaş ve çarpışma iyice kızıştığı sırada, şanlı Han hazretleri (Kırım Hanı) de bir yıldırım gibi toz duman içinde yetişip Tımış Suyu ve Azmak Nehri'ni geçerek düşman taburunun yan tarafından savaşa girdi. Bununla İslam gazileri kuvvet bulup, günün dokuzuncu saatinde din düşmanı tamamen bozuldu.kdn|Silahdâr|2018|s=170-172
Lugoş'un fethinden sonra Şebeş kalesi üzerine gidildi. Diyarbekir Beylerbeyi Topal Hüseyin Paşa ve Mısırlızâde İbrahim Paşa Şebeş'in muhasarası emrini aldılar, kaledeki dört bin kadar Avusturya askeri kaçtıkları için kaleyi kolayca ele geçirip, gümüş harflerle yazılmış yazılarla süslü 13 veya 16 büyük toplaefn|Hammer 13 top olduğunu yazarken Mustafa Cezar 16 tane top olduğunu, Sultan'ın emriyle İstanbul'a gönderilip Sarayburnu'na konulduğunu yazarkdn|Cezar|1959|s=2258 büyük miktarda yiyecek ve teçhizatı ganimet olarak aldılar.kdn|Hammer|1994|s=235 Ancak ordunun geri dönüşünden sonra Şebeş Kalesi Avusturyalıların eline geçti.
Sonrası
Veterani'den sonra karar gereğince Çanad'daki Avusturya kumandanı üzerine gidilecekti, Fakat Veterani'nin mağlûbiyetinden cesareti kırılan ve Osmanlı kaynaklarında Nalkıran lâkabıyla anılan Saksonya Prensi Frederick August'un emrindeki 50-60 bin kişilik kuvvetiyle Erdel içlerine çekilmiş olması, Azak Kalesi'nin Ruslar tarafından kuşatılıyor olması ve mevsimin kışa yaklaşması dolayısıyla ordunun geri dönüşü uygun görüldü.
Temeşvar'a asker, cephane ve yiyecek konulduktan sonra 28 Eylül 1695'te yola çıkıldı, Muhadiye, Eflâk ve Niğbolu yoluyla 1 Kasım 1690 tarihinde Edirne'ye gelindi. Niğbolu'da Tuna'nın sağ sahiline geçildi ve burada Kırım hanı memleketine gitti ve üç gün sonra İstanbul'a hareket edildi. 18 Kasım 1695'te İstanbul'a varıldı. Dönüş sırasında pâdişaha "Gazi" ünvanı verildi.
Lugoş Muharebesi'nde pek çok esir alınmış, bunların öldürülmemeleri emredilmiş, işe yarayacak genç ve kuvvetli olanları hazine tarafından on beşer kuruşa satın alınmış ve bunların bin kadarı Kapıkulu ocaklarına verilmiştir.
Sultan İkinci Mustafa'nın ilk seferi başarılı şekilde neticelenmekle beraber, henüz Avusturyalılara işgal ettikleri yerleri terkettirecek derecede bir darbe indirilmiş değildi. Onun için padişah ikinci bir sefere daha çıkmak gerektiğini hissetti. 1696 baharında yine hazırlıklara başlandı.